1950’li yıllarda onlara köprüaltı çocukları denirdi. Onlar tek tük
ortalarda gezinen, geceleri köprüaltlarına sığınan, hepimizin merhamet,
iyiniyet ve sempatiyle baktığımız çocuklardı. Sonra günler geçti, yıllar
geçti. Birdenbire sayılarının arttığını, her adım başı önümüze
çıktıklarını görmeye başladık. Ya trafik ışıklarında durduğumuzda
arabanın camlarına atlıyor, elindeki kirli bezle camları siler gibi
yapıp para istiyor ya da bir vitrinin önünde yolunuzu kesip “selpak
alsana benden” diyorlardı. Ardından geceleri sokaklarda köşebaşlarında
görür olduk onları. Kuytularda 3-5 kişilik gruplar halinde, ellerinde
kese kağıtları, içinde de tiner şişeleri koklayıp durmaktaydılar.
Köprüaltları yerini üst geçitler, bankamatiklere bırakmıştı.
Sokak çocukları artık gündemimize yerleşmişti.
Özellikle son on yılda büyük şehirlerimizde İstanbul, Ankara, İzmir,
Adana, Antalya ve Bursa’da göçlerden sonra sayıları gecekondularla aynı
hızda artış gösteren sokakta yaşayan bu çocuklarımıza her yerde, her
saatte rastlar olmuştuk.
Bu çocuklarımızın evleri sokaklar, çatıları da
gökyüzü olmuştu. Aileleri yoktu. Ya göç edip gelmişlerdi ya da dayaktan,
cinsel tacizden kaçmışlardı. Önceleri masum bir şekilde sokaklarda
özgürce yaşadıklarını sanmışlardı. Ama kısa süre önce sokak çeteleri,
“yaşamak istiyorsan bize katıl” demişlerdi. “Bizle yaşayacaksın, ailende
biziz, işin de” denmişti. Hırsızlık, uyuşturucu kuryeliği, yaralama,
gaspta kullanılan çetenin üyesi olmak istemeseler de onlara sunulan çok
seçenek yoktu. Çocukluk yaşlarında oyun, okul, gülmek yerini kavga,
dövüş, hırsızlık almıştı.
Oyunu düşlemek, güzellikleri hayal etmek için tek
çıkar yol tiner koklamaktı. Dünyayı unutmak ve özlenen hayalleri
yaşamak. Tiner işte bunu sağlayan araçtı. Ama ne pahasına?
İşte bu noktada sorumluluklarımızın başladığı noktaya
geliyoruz. Yapabileceğimiz birşeyler var; bunlar bireysel yaklaşımlarla
tek tek çocuklara kişi olarak yardımcı olmaktan başlayarak aynı amaçlara
hizmet veren kişilerin birlikte oluşturdukları sivil organizasyonlara
kadar değişen boyutlarda olabilir. Ancak akademik anlamda ilk yapılması
gerekli olan durum saptamasının yapılmasıdır. Ama konuyu açıklığa
kavuşturacak çalışmaların daha bugünlerde gerçekleştirildiği
görülmektedir. Orta ve uzun dönem stratejilerin oluşturulmasında çok
belirleyici olan bu örnek bile daha çok başlangıçta olduğumuzu
göstermektedir.
Sokak çocukları ile ilgili yapılabileceklere karar
verebilmenin ilk koşullarından birisi konu hakkında bilgilenmek ve
veriye sahip olmak.
Akademik çalışmaların sosyal anlamda yansımaları
olmasına ve topluma hizmete dönüşmesi gerektiğine inanan biri olarak
yaklaşık bir yılı geçkin bir süredir 7 sivil toplum kuruluşu ve devletle
işbirliğinde başarılı olarak çalışmalarını sürdürdüğümüz Yeldeğirmeni
Sokak Çocukları Merkezi'’in ülkemiz için iyi bir örnek olacağı
inancındayım.
Sonsöz olarak şunu söylemek istiyorum. Bu
çocuklarımız için yapmamız gereken birşey var.
ONLARA ÇOCUKLUKLARINI HEDİYE ETMEK.
Diğer yaşıtları gibi okula gitmeliler, oyun
oynamalılar, evleri, dostları, aileleri olmalı.
Bunu sağlayabilir ve onlara yardım edebiliriz ve de
etmeliyiz.
Bir toplum ancak bütün çocuklarının mutlu olduğu gün
yarınlarına güvenle ve gülümseyerek bakabilir.