BEYAZ ÖRTÜNÜN ALTINDAKİ KİRLİ İKİ EL
Nilay Kılınç, Tevfik Fikret Etüt Ve Beslenme İlköğretim Okulu / 7-A
Beşiktaş
Karanlık, sessizlikten yoksun, şehrin o adi yüzünü acımasızca gösteren
ıslak ara sokaklarda, boğuk uğultular arasında, uzaklardan gelen bir
polis arabasının sesi yankılandı. Karanlığın sonsuzluğunda, elleri ve
ayaklarıda sonsuza ulaşıyordu bir grup çocuğun. Pislikten karanlıkta
seçilemiyorlardı. Onlar gecenin ne olduğunu iyi bilirlerdi. Sabahtan
akşama kadar onlara bakan kişilere para götürmek için hayatlarını
tehlikeye atarlardı. Ama bunu yapmak zorundaydılar. Eğer yapmazlarsa...
Ayın aydınlattığı caddenin aksine ara sokak karanlıktı. Ay sanki
polislerin çocukları görmesini istemezmiş gibi o pis sokaklara
ışıklarını vermiyor, çocuklarla iş birliği yapıyordu.
O sırada kızgın görünümlü, bıkkın bir polis çıkmaz sokağın en sonunda,
yosun tutmuş duvarların dibinde bir kıpırdama gördü. Birkaç kez ''Kim
var Orada?'' diye sordu. Sorular nemli kaldırımlarda yankılanıyor,
duvarın dibine tünemiş çocuğun fırlayacak gibi atan kalbine işliyordu.
Aslında çocuk böyle kovalamacalara alışkındı. O kendine bir şey olacak
diye korkmuyordu ki. Zaten onu öldürseler bile kaybedecek birşeyi yoktu.
Ah... Keşke alsalardı canını da kurtulsaydı... Akıllı bir çocuktu, fakat
yaşam ölümü bile düşündürecek kadar zalim davranmıştı ona. Düşünceleri
allak bullak oldu. Titrek elleriyle satmak için aldığı mendilleri
koynuna sokmaya çalıştı. Çünkü para vermişti onlara. Eğer üvey babası
olan adam mendillerin kaybolduğunu görürse ne ekmek verirdi ona, ne de
su. Kapı dışarı ederdi. Sonra... Aklına annesi geldi. Gözleri yaşarınca
kendini zorla tutmaya çalıştı. Ne iyi insandı annesi! O adama nasıl
katlanıyordu? Sonra iki tane de kardeşi vardı. Ama bir sabah bir de
akşam görebiliyordu onları. Önem vermezdi babası böyle saçma şeylere.
Bunlar hep aklına gelirdi çocuğun özellikle de gece yatarken. Dua
etmeden önce hep bunları düşünürdü. Ve şimdi de aklı ona böyle pis
şakalar yapıyordu işte...
Çocuğun ıslak suratına karanlıklardan, göz kamaştıracak kadar aydınlık
bir ışık değdi. Karanlık yırtıldı sanki. Polis çocuğu kolundan tuttuğu
gibi götürdü. Çırpınmaya başladı çocuk, elinden geldiğince... Son
gücüyle ısırdı polisin acımasız ellerini ve olabildiğince uzağa koştu.
Eve gidemezdi artık. Düşünemiyordu ki doğru düzgün. Eve dönerse
babasından, o taş kalpli adamdan dayak yerdi. Kararını vermişti artık.
Dönmeyecekti... Annesinin ağlamalarını düşündü, babasının küfürlerini,
babasının deyişiyle kardeşlerinin ''zırlamalarını''...
Gidebildiği yere kadar, gücünün yettiğince koştu. Vücuduna ağrılar
girene kadar durmadı. Soğuk sanki bluzundan girip sırtından çıkıyordu.
Yırtık pantolonundan sarkan paçavralar hızını kesiyordu. Ama durup
dinlenmeye niyeti yoktu. Bıkmıştı hayatından, daha ne olabilirdi ki...
Güneşin ilk ışıklarıyla dünya tatlı uykusundan uyanmıştı. Her şey daha
bir güzeldi sanki. Daracık sokaktan acı sireniyle ambulans geçene kadar.
Kalabalık toplanmıştı bir köşeye. Saklambaç oynayan çocuklardan biri
dehşetle duvarın köşesini gösterdi. Kalabalığın arkasından minicik bir
çocuk vücudu görülebiliyordu. Pislikten kararmış elleri, yüzü,
masumcaydı. Yalnız kaşları çatıktı. Birilerine kızmıştı sanki. Bu kez
polisler çekiştirmediler çocuğu. Kucaklarına aldılar onu ve sedyeye
yatırdılar. Ama ne serum taktılar ne de ilaç verdiler. Sadece beyaz bir
örtü örttüler üstüne. Karanlık kadar kirli, pis vücudunu örtecek bir
örtü...
|