Artık her yerde görür olduk onları... Kimisi
mendil satıyor, kimisi ayakkabı boyacılığı yapıyor, kimisi de
kırmızı ışıkta duran arabaların camlarını siliyor. Alışılmış
hayatımızın birer ayrılmaz parçası oldular artık... Evet; onlar
çalışan, çalıştırılan sokak çocukları.
Türkiye'de yapılan araştırmalar sonucunda
ülkemizdeki düşük gelirli ailelerin üçte birinin çocuklarını
çalıştırdığı ortaya çıktı. Üstelik 1992 yılında çalıştırılan çocuk
sayısı oranı %22 iken, bugün bu oran neredeyse iki katına çıkmış
durumda... Yani, bilinçli-bilinçsiz evlerini geçindirmeye çalışan
aileler; bu sorumluluğu her gün biraz daha yığıveriyorlar küçücük
bedenlerin üzerine... Ancak gelecekte bizlerin umut kaynağı olacak
olan bu çocukları zor duruma sokarak, ne denli büyük bir hata
yaptıklarının bilincinde değiller... Bu küçük bedenleri bazen
zorunluluktan, ama genelde bencillikten itiyorlar sokaklara...
Her ne kadar diğer ülkelere oranla alt
derecelerde kalsa da; ülkemiz sokak çocuklarına karşı tamamen
duyarsız değil. Özellikle ülkemizin belli başlı yerleşim merkezleri
olan Ankara, İstanbul, İzmir gibi kentlerimizde bu konulara büyük
bir hassasiyetle yaklaşan vatandaşlarımız, kendi aralarında
başlattıkları yardım ve eğitim kampanyaları kamuoyu aracılığıyla
yaygınlaştırıyor ve umudunu kaybetmiş ya da kaybetmek üzere olan bir
çok çocuk ile onların ailelerine umut ışığı yakıyorlar. Tıpkı
Kartopu Kampanyası' nda olduğu gibi... Kartopu Kampanyası için
onlarca çocuk geldi ıslak sokak köşelerinden Beşiktaş' ın ortasına.
Onların hepsi Ardahan' da doğup büyümüş, çalışmak için İstanbul' a
gelmişlerdi. Sokaklarda kimi zaman üşümüş, kimi zaman aç kalmış ama
mücadele vermeye devam etmişti onlar. Şimdi ise bu kampanya ile
eğitim imkanı ve yiyecek buluyorlardı. Hepsinin gözlerinde
İstanbul'a ilk geldikleri günkü umut vardı. Ailelerinin, son kez
arkasına baktığında, söylediği sözleri hatırlamışlardı belki de...
''Evin dayanağı sensin artık; çalış, para kazan...'' demişti
anneleri yaşlı gözlerle çocuklarını uğurlarken...
İşte yine çalıştırılan,sokak çocuklarına yardım
ve eğitim amaçlı kampanyalardan birinde, ''Bizim Ev'' de tanıştığım
on yedi yaşındaki Onur Doğru bana şunları söylüyordu: ''İstanbul' da
hayat yok. Memlekette görmüşsün sokakta çalışmaya giden çocukları,
sende onlar gibi mücadele veririsin diye zorlamış ailen seni... Ama
mücadele etmen imkansız. Burası berbat bir şehir. İlk başlarda, yani
çalışırken hayat iyi sayılırdı ama şimdi berbat bir hayatımız var.
Ben çok uzun zamandır sokaklarda yaşıyorum. Çalışıyordum ama
karanlık sokaklara düştüm, düştüm bir kere işte. Tiner çektim, her
türlü pisliğe bulaştım. Sokaklarda hayat yok.'' Onu korumaya alıp
almadıklarını sorduğumda ise hafifçe gülümseyerek, kaskatı olmuş
sesiyle anlatmaya devam etti. ''Almazlar mı? Bir gün Ayvansaray
Çocuk Koruma İstasyonu' ndan birkaç kişi geldi. Ailem olup
olmadığını sordular. Ben de olmadığını söyledim tabi... Çünkü artık
onların yüzüne bile bakamazdım. Ama o görevlilerin beni
istasyonlarında korumaya almak istediklerini nereden bilebilirdim?
Ayvansaray Çocuk Koruma İstasyonu' nda birkaç gün kalıp kaçıyordum.
Tiner çekip, kafam kıyak bir şekilde kuruma gidiyordum tekrar. Ama
oranın bir kuralı var: Tinerli geldiğinde alınmıyorsun. Alınmayınca
terbiyesizlik yapıyordum, bağırıp çağırıyor; intihara bile
kalkışıyordum. Ama bana bir şans daha vermelerini istedim ve
kaçmayacağıma söz verdim. Ve kaçmıyorumda... Ama sokaklarda aileleri
tarafından zorla çalıştırılan bir çok arkadaş var. Onlar ziyan olup
gitmeden buna bir çare bulunmalı...!'' Bunları söyledikten sonra o
karakuru, ağlayan gözlerime öyle bir içtenlikle baktı ki; o an orada
düşünmeden de edemedim: Bu ülke bizim, bu çocuklar da öyle... Ve
bizim olan bir şey daha var ki, o da kuşkusuz bu çocuklara olan
sorumluluğumuzdur. Neden bunları gözardı ediyoruz?
Eğer gelecekteki ''biz'' lerin ziyan olup
gitmesini önlemek ve ayaklarının yere sağlam basmasını sağlamak
istiyorsak; bu konulara olan duyarlılığımızı artırarak işe
başlayabiliriz. Bu da ancak büyük bir seferberlik örneği göstererek
ve bu çocuklar ile ailelerine gerekli eğitimin verilmesini
sağlayarak olur. Lev Tolstoy' un da dediği gibi: ''Herkes dünya' yı
değiştirmeyi düşünüyor, kimse kendisini değiştirmeyi akıl etmiyor.''
Haydi Türkiye, bir an önce el ele ver ve geleceğin sesinin
karanlıkta kaybolup gitmesine izin verme!